3 Mayıs 2016 Salı

Dinin Yaşanması Mı, Yaşatılması Mı?

Kafam karışık.

Atatürk'ün Çanakkale Savaşı için söylediği "Biz oraya bir darülfünun gömdük" sözünden de anlaşıldığı üzere yeni kurulan cumhuriyette pek çok eli kalem tutacak, sonraki nesillerin ihyasını inşa edecek eğitimli ve genç insanlar inşallah şehid oldukları için yer alamadı. İmparatorluğun yıkılıp cumhuriyetin kurulmasıyla birlikte yürürlüğe giren kanunlar da halkın ehemmiyetle sahip çıktığı İslamî değerleri öğütleyen alimlerin asılmasına, böylece dinî eğitimden uzak kalmalarına sebep olmuştu. Çanakkale Savaşı'nı ve sonraki kanlı mücadeleleri göremeyen genç nesil, medeniyet kisvesiyle geniş bir milletin İslamî yaşamı, hukuku, ekonomisi, eğitimi, kültürü ve geleneğinden, kısacası özünden koparılarak baştan sona değiştirilmiş yeni bir devlete yelken açtı. Neredeyse halkın her kesiminin Müslüman olduğu bu düzende, düzenin kendisi gayri İslamî idi. Sonraki dönemlerde ise ya Müslümanlar ayaklanıp devleti yıkarak tekrardan halifeliği ilan edecek ya da içinde bulundukları rejimi, ister istemez bir şekilde besleyerek kendi yollarını, devlet ve hukuk sistematiğine oturtmadan çizmeye çalışacaklardı. Bahsi geçen ikinci yönteme uymanın bazı dezavantajları da mevcut elbette: Rejimin çeşitli baskı ve işkencelerle İslamî çalışmaları akamete uğratması veya psikolojik savaş diye adlandırabileceğimiz şekilde değer yargılarının içini boşaltarak, sisteminin bazı parçalarını benimseterek dini ve Müslümanları zaman içinde yozlaştırması. Sözün kısası ya maddi anlamda zarar verecek -ki bu insanî açıdan yadsınamaz- yahut manevi anlamda zarar verecek -ki bu da zaman gerektiren bir iş-. Dolayısıyla bu da Türkiyeli ümmetin ferdlerini bir çıkmaza sürüyor. Üstelik yüzyıllık bu çıkmazın belki de en zorlusunu şuan yaşıyoruz. Kafam karışmasın da ne yapsın?

...

Ak Parti hükûmetiyle birlikte İslamî çalışmalar hız kazanmakla beraber hem daha güvenli, hem daha yaygın, hem de devlet desteği buluyor. Uzun yıllardır bahsedilen "köşe başlarını tutma" başarısı hiç bu kadar ileri gitmemişti. Artık siyasi arenanın kadroları İslamî hassasiyete daha saygılı. Din artık gerek insanlar arasında, gerek medyada eskisine göre daha popüler, konuşulup gündeme gelmesinde gelişmeler sağlanıyor, yeni nesiller namaza alıştırılıyor, muhafazakâr STK'ların sayısı artıyor, İslamî eğitim destekleniyor, yani İslamî yaşamın zerreleri görülüyor. Ve ülkede gerçekleşen dinî hassasiyete saygılı tüm manevralar, onca vakit çeşitli alanlarda dayatılan dinsizlik ve pozitivizme nazaran evlâ görünüyor. Peki bu topraklarda yaşayan Müslümanların laiklik ve demokrasiyi benimseyip itikadlarını bozmalarıyla kıyaslarsak evlâ mıdır? Allahualem.

Evet yeni nesil namaz kılmayı, Kuran okumayı, Hacc'ın farzlarını öğreniyor ama aynı zamanda, bilhassa devlet eliyle normalleşen faizli kredi çekmeyi de öğreniyor. Muhafazakar ailelerin şimdiki çocukları başörtüsünün faziletlerini biliyor; ancak İslam'ın uygulanabilir, siyasi bir sistem olduğunu bilmiyor. Elbette ki namaza alıştırılan çocukları görünce seviniyor ve artmasını niyaz ediyoruz. Fakat ileride faizi normal görmeleri üzücü olur. Bu dindar neslin itikadî sorununun, Ak Parti hükûmetinin yeni anayasal değişiklikleri için sıkça söylenen "zamanla o da olacak, bak gör" listesine girmesi mümkün değil.

Gencinden yaşlısına Türkiyeli Müslümanların büyük çoğunluğu Allah için ibadetlerini yerine getirip parasını da Allah'ın düşmanlarına veriyor. Aynı zamanda gencinden yaşlısına Türkiyeli Müslümanların büyük çoğunluğu İslam'ın vurguladığı edep öğretisinden de nasiplenemiyor. Namaz kıldığı halde dua etmeyen, dua edip namaz kılmayan, sahtekâr, kazancında bereket olmayan, hep daha fazlasına tamah eden, dinin emrettiği merhamet ve adaletten bi'haber, dinin işine geldiği kısımlarında boy gösterip işine gelmediği kısımlarında beri duran veya dinî anlayışı seküler düşünce ile harmanlayarak bu yeni formu din diye yansıtan geniş bir kitle zuhur etti. Yani içinde yaşadığımız topraklarda yapılan ibadetler günlük hayatın tamamına ya da bir kısmına yansı(ya)madığı için; dini, yeryüzünde yaşamak yerine göğe sıkıştırmayı yeğleyen laiklik kavramı da vücut bulmuş oluyor.

Akıllara şöyle bir soru geliyor: Dindar bir nesil yetiştirme pahasına laikliği savunup idame ettirmek mi, yoksa "ben sizlerden değilim" diyerek beri durmak mı? Tabi ki bu soru, öyle bir cümleyle sorulup cevaplanarak kapatılacak basit bir konu değil. Fakat tahlillerimiz üzerinde iyi durmalıyız. Bu dünyaya Allah için geldiysek O'nun için ve O'nun istediği şekilde yaşamalıyız, dertlerimiz de dünyada kazanmak üzerine olmamalı. Bizim ve sonradan gelecek nesillerin âbid olması için hükûmetin laiklik vurgusunu desteklerken "hak etmişlik" hissetmek yanlış olur.


Bununla birlikte demokratik düzene uyanlara "ben sizden beriyim" diyenler olarak on yıllardır varız ve düzene dair hiçbir şey yapmadık. Örneğin sistemin ana hatlarını korumaya yemin eden hükûmetin birinin gidip diğerinin  gelmesinde rol oynasak da, oynamasak da vergilerimizle sistemi ve ana hatların uygulanmasını beslemeye gayet devam ediyoruz. Kimseyi eleştirme niyetinde değilim, bu baştan sonra bir özeleştiri. Evet demokrasi ve laiklikle, meclise girip yemin ettikten sonra "İslam için çalışıyorum" demekle olmaz, olmuyormuş ("İslam için çalışıyorum" dememek de buna dahil). Peki neyle olur? Sonuçta piyasada Dâru'l-harbı tartışıp evinde âbid olanlar da düzene maddi anlamda şimdiye değin bir değişiklik/yenilik getirmedi ancak rey verenleri suçlamaya devam ediyorlar. Demek istediğim; "demokrasiyle olmaz"cılığın alternatif düzeni henüz yok; evet bu düzen için çalışmalar var ama kendisini görmek nasip olmadı. Bu çıkmaz sokak da 100 yıldır laiklikle yönetilen Müslüman halkın, sonu görünmeyen bir döngüye girmesine sebep oluyor. 

Kendine Müslüman diyip İslamofobisi olan ya da kendine Müslüman diyip haramlara bulaşanların ülkesidir Türkiye; kafa karışıklığımı tabii buluyorum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder