Kafam karışık.
Atatürk'ün Çanakkale Savaşı için söylediği "Biz oraya bir darülfünun
gömdük" sözünden de anlaşıldığı üzere yeni kurulan cumhuriyette pek çok
eli kalem tutacak, sonraki nesillerin ihyasını inşa edecek eğitimli ve genç insanlar
inşallah şehid oldukları için yer alamadı. İmparatorluğun yıkılıp cumhuriyetin
kurulmasıyla birlikte yürürlüğe giren kanunlar da halkın ehemmiyetle sahip
çıktığı İslamî değerleri öğütleyen alimlerin asılmasına, böylece dinî eğitimden
uzak kalmalarına sebep olmuştu. Çanakkale Savaşı'nı ve sonraki kanlı mücadeleleri
göremeyen genç nesil, medeniyet kisvesiyle geniş bir milletin İslamî yaşamı, hukuku,
ekonomisi, eğitimi, kültürü ve geleneğinden, kısacası özünden koparılarak baştan
sona değiştirilmiş yeni bir devlete yelken açtı. Neredeyse halkın her kesiminin
Müslüman olduğu bu düzende, düzenin kendisi gayri İslamî idi. Sonraki
dönemlerde ise ya Müslümanlar ayaklanıp devleti yıkarak tekrardan halifeliği
ilan edecek ya da içinde bulundukları rejimi, ister istemez bir şekilde
besleyerek kendi yollarını, devlet ve hukuk sistematiğine oturtmadan çizmeye
çalışacaklardı. Bahsi geçen ikinci yönteme uymanın bazı dezavantajları da
mevcut elbette: Rejimin çeşitli baskı ve işkencelerle İslamî çalışmaları
akamete uğratması veya psikolojik savaş diye adlandırabileceğimiz şekilde değer
yargılarının içini boşaltarak, sisteminin bazı parçalarını benimseterek dini ve
Müslümanları zaman içinde yozlaştırması. Sözün kısası ya maddi anlamda zarar
verecek -ki bu insanî açıdan yadsınamaz- yahut manevi anlamda zarar verecek -ki
bu da zaman gerektiren bir iş-. Dolayısıyla bu da Türkiyeli ümmetin ferdlerini
bir çıkmaza sürüyor. Üstelik yüzyıllık bu çıkmazın belki de en zorlusunu şuan yaşıyoruz.
Kafam karışmasın da ne yapsın?
...
Ak Parti hükûmetiyle birlikte İslamî çalışmalar hız kazanmakla
beraber hem daha güvenli, hem daha yaygın, hem de devlet desteği buluyor. Uzun
yıllardır bahsedilen "köşe başlarını tutma" başarısı hiç bu kadar
ileri gitmemişti. Artık siyasi arenanın kadroları İslamî hassasiyete daha
saygılı. Din artık gerek insanlar arasında, gerek medyada eskisine göre daha
popüler, konuşulup gündeme gelmesinde gelişmeler sağlanıyor, yeni nesiller
namaza alıştırılıyor, muhafazakâr STK'ların sayısı artıyor, İslamî eğitim
destekleniyor, yani İslamî yaşamın zerreleri görülüyor. Ve ülkede gerçekleşen dinî
hassasiyete saygılı tüm manevralar, onca vakit çeşitli alanlarda dayatılan
dinsizlik ve pozitivizme nazaran evlâ görünüyor. Peki bu topraklarda yaşayan Müslümanların
laiklik ve demokrasiyi benimseyip itikadlarını bozmalarıyla kıyaslarsak evlâ
mıdır? Allahualem.
Evet yeni nesil namaz kılmayı, Kuran okumayı, Hacc'ın farzlarını
öğreniyor ama aynı zamanda, bilhassa devlet eliyle normalleşen faizli kredi
çekmeyi de öğreniyor. Muhafazakar ailelerin şimdiki çocukları başörtüsünün
faziletlerini biliyor; ancak İslam'ın uygulanabilir, siyasi bir sistem olduğunu
bilmiyor. Elbette ki namaza alıştırılan çocukları görünce seviniyor ve
artmasını niyaz ediyoruz. Fakat ileride faizi normal görmeleri üzücü olur. Bu
dindar neslin itikadî sorununun, Ak Parti hükûmetinin yeni anayasal
değişiklikleri için sıkça söylenen "zamanla o da olacak, bak gör"
listesine girmesi mümkün değil.
Gencinden yaşlısına Türkiyeli Müslümanların büyük çoğunluğu Allah
için ibadetlerini yerine getirip parasını da Allah'ın düşmanlarına veriyor.
Aynı zamanda gencinden yaşlısına Türkiyeli Müslümanların büyük çoğunluğu İslam'ın
vurguladığı edep öğretisinden de nasiplenemiyor. Namaz kıldığı halde dua
etmeyen, dua edip namaz kılmayan, sahtekâr, kazancında bereket olmayan, hep
daha fazlasına tamah eden, dinin emrettiği merhamet ve adaletten bi'haber,
dinin işine geldiği kısımlarında boy gösterip işine gelmediği kısımlarında beri
duran veya dinî anlayışı seküler düşünce ile harmanlayarak bu yeni formu din
diye yansıtan geniş bir kitle zuhur etti. Yani içinde yaşadığımız topraklarda yapılan
ibadetler günlük hayatın tamamına ya da bir kısmına yansı(ya)madığı için; dini,
yeryüzünde yaşamak yerine göğe sıkıştırmayı yeğleyen laiklik kavramı da vücut bulmuş
oluyor.
Akıllara şöyle bir soru geliyor: Dindar bir nesil yetiştirme
pahasına laikliği savunup idame ettirmek mi, yoksa "ben sizlerden
değilim" diyerek beri durmak mı? Tabi ki bu soru, öyle bir cümleyle
sorulup cevaplanarak kapatılacak basit bir konu değil. Fakat tahlillerimiz üzerinde
iyi durmalıyız. Bu dünyaya Allah için geldiysek O'nun için ve O'nun istediği
şekilde yaşamalıyız, dertlerimiz de dünyada kazanmak üzerine olmamalı. Bizim ve
sonradan gelecek nesillerin âbid olması için hükûmetin laiklik vurgusunu
desteklerken "hak etmişlik" hissetmek yanlış olur.
Bununla birlikte demokratik düzene uyanlara "ben sizden
beriyim" diyenler olarak on yıllardır varız ve düzene dair hiçbir şey
yapmadık. Örneğin sistemin ana hatlarını korumaya yemin eden hükûmetin birinin
gidip diğerinin gelmesinde rol oynasak
da, oynamasak da vergilerimizle sistemi ve ana hatların uygulanmasını
beslemeye gayet devam ediyoruz. Kimseyi eleştirme niyetinde değilim, bu baştan
sonra bir özeleştiri. Evet demokrasi ve laiklikle, meclise girip yemin ettikten
sonra "İslam için çalışıyorum" demekle olmaz, olmuyormuş ("İslam
için çalışıyorum" dememek de buna dahil). Peki neyle olur? Sonuçta
piyasada Dâru'l-harbı tartışıp evinde âbid olanlar da düzene maddi anlamda şimdiye
değin bir değişiklik/yenilik getirmedi ancak rey verenleri suçlamaya devam
ediyorlar. Demek istediğim; "demokrasiyle olmaz"cılığın alternatif
düzeni henüz yok; evet bu düzen için çalışmalar var ama kendisini görmek nasip
olmadı. Bu çıkmaz sokak da 100 yıldır laiklikle yönetilen Müslüman halkın, sonu
görünmeyen bir döngüye girmesine sebep oluyor.
Kendine Müslüman diyip İslamofobisi
olan ya da kendine Müslüman diyip haramlara bulaşanların ülkesidir Türkiye; kafa
karışıklığımı tabii buluyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder